Sesler nerede saklanır?

Sesler nerede saklanır?

Sesler nerede saklanır?

Sesler nerede saklanır?

Bir zamanlar ölmüşlerin sesleri mesela? Son sözler ve daha biraz önce söylenenler… Uçar gider mi, yoksa olduğu yere ağar, birikir mi? Bilmiyoruz… Bilemiyoruz…

Sevdiklerimizi toprağa emanet ederken yaktığımız ağıtlar peki?

Onlar nereye gider?

Ses tane tane yağar üzerimize, ruhumuza serinlik veren bir yağmur olur; dalga dalga kalbimizin sırlarına sızar; tenimizi sarıp sarmalayan bir bulut olur. Bu zaten kadim bir bilgi. Tüm halklar bilir. Bebeğini ninniyle avutan, ninniyle uyutan annelerdir belki ilk bilenler. Eski zaman şifacıları sesle, müzikle iyileştirir. Şamanın davulu titreştiğinde, ruhtaki kıyametler sona erer, rüzgârlar diner.

Nereye gitmiştir peki şamanların şarkıları? Nerededir şimdi şifacının sesi?

Antik Yunan’da, Hitit’te, Eski Mısır’da, Çin’de, Selçuklu ve Osmanlı’da müzikle iyileştiren şifahaneler vardı; sesler bedenlerin içinden geçer, insan içinin duvarlarında titreşirdi. Aşk acısına uşşak ve hüzzam makamı iyi gelirdi meselâ…

Bilim de biliyor artık… Ses, beyin dalgalarını değiştiriyor; sesle şekillenebiliyor beynimiz; ruhumuz. Ruhda olup bitenler de sesi etkiliyor elbette. Aynı besteyi aynı şekilde çalmıyor piyanist, aldığı hayat bilgisi derslerinden sonra…

Küçücük yaşında, o genç erkek sesi değişmesin diye kilise tarafından hadım ettirilen, çocukluğuna hapsettirilen opera sanatçısı Farinelli’nin ruhunda yaşananlar sesine nasıl sinmişti? Bir notanın üzerinde hiç nefes almadan 50 saniye durabildiği anlatılır. Kaybettikleri ve hiç bilmediklerinin iniltileri sezilebiliyor olmalıydı sesinden.

1700’ler İtalya’sında yankılanan o mucizevi ses yok mu şimdi?

101 yıl önce, neredeyse bir yıl süren Çanakkale savaşlarının sesleri duruyor mu bir yerlerde? O en kanlı taarruzların yaşandığı gecelerin sesleri ya? Savaş bandosu hemen arkalarında vatan marşını çalar, imamlar dualarla yolcularken, kendini ölüme atan Mehmetçik’in son sesleri nerede?

Çanakkale iki düşmanın birbirinin gözlerinin içine bakarak çarpıştığı son savaştı. Siperlerin arası bazen sekiz metreye kadar düşüyordu. Birbirinin nefesini duyacak kadar yakın. Mehmetçik’in söylediği türkünün hüznü tüm siperlerde duyulurdu. İngiliz ve Anzak askerlerinin günlüklerinden öğreniyoruz bu bilgiyi. Bir Anadolu türküsünün, bir kaval sesinin acılarla, iniltilerle, korkularla dolu savaş alanında, aynı dili konuşmayan kalpleri birbirine nasıl bağladığını okuyoruz günlüklerden. O türkü sustu mu çoktan?

Cephede şehit olacak eşine mektup yazan Belkıs Hanım’ın sesi nerede peki? Hanımefendinin kalbinden dökülen şu cümledeki derin iç çekiş;

 “Mutlu olmamız için öyle az şeye ihtiyacımız var ki? ” diyen ses nerede?

Nereye gider gerçekten ölülerimizin sesleri…

Uçar gider mi, yoksa olduğu yere ağar, birikir mi?

Kim bilebilir…

Şimdi yazarken düşündüm de kuşlar mı topluyor acaba bu sesleri?…

Şirin Sümer