Berrin Demir

Berrin Demir

Berrin Demir

Radyo Günlerinde Çocuk Olmak

 

Orada, o ahşap radyonun içinde başka bir dünya vardı. Benim hayal etmemi, gelişmemi, düşünmemi, öğrenmemi, anlamamı sağlayan bir dünya.

 

Bir zamanlar biz de çocuktuk. O günler hayal kurmanın, kitap okumanın, sokakta oynamanın ve mahalle mektebine gitmenin yıllarıydı. Sokaktaki oyun arkadaşlarımız aynı zamanda okul arkadaşlarımızdı. Öyle kör karanlıkta servislere binip uzun yollar kat etmezdik. Ya sabahçı ya da öğlenci olurduk. Mahallenin çocukları hep birlikte güle oynaya giderdik okulumuza. En eğlenceli şey de okul dönüşünde aç kurt gibi eve gelip annemizin ya da büyükannelerimizin hazırladığı reçelli ekmekleri veya bir gün önceki ‘’anne günü”nden kalan kekleri, poğaçaları mideye indirirken radyo dinlemekti. Evet, o yıllar radyolu yıllardı, televizyonla henüz tanışmadığımız. Anneler sabah uyanır, küçük el radyolarını mutfakta açar, akşama kadar iş yaparken ne çalarsa çalsın dinlerlerdi. Anne olduklarından mı yoksa çok fazla radyo dinlediklerinden mi bilmem her şeyi bilirlerdi.

Evdeki kenarları ahşap, ortası bez, siyah düğmeleri olan kocaman radyomuz benim hayal kutumdu. Neler neler vardı o kutunun içinde.

O ses hala kulaklarımdadır. “’Okul Radyosu’’ programından evde ödevler yapılırken bir yandan da radyoda küçük skeçlerle anlatılan çok değerli bilgiler öğrenirdik. Orada yaratılan dünya maddi değerden çok sevgi, saygı, aile, sımsıcak dostluklar, güven, arkadaşlıklar, birbirine yardım etmek ve öğretmek üzerine kuruluydu. Ben çocuk saflığımla o dünyanın içine hemen giriverir, her şeyi öğrenmek isterdim.

Örneğin skeçte küçük Can ve ablası Ayşe, karlı bir günde kartopu oynamaya sokağa çıkarlar. Can, ablası Ayşe’ye karın nasıl yağdığını sorar, Ayşe ona uzun uzun karın nasıl oluştuğunu anlatır. Bu arada kar topları onları çok üşütmüştür koşa koşa evlerine girerler ve annelerinin sobada pişirdiği nefis kestaneleri yerken Ayşe kestanenin nasıl bir ağaçta yetiştiğini anlatır kardeşine… İşte biz de karın nasıl oluştuğunu, kestanenin nasıl bir ağaçta yetiştiğini, canımız biraz da kestane çekerek öğrenirdik. Hem de Ayşe’yi, Can’ı, kartopu oynadıkları bahçeyi, sobanın sıcaklığını, kestanelerin kokusunu hayal ederek… Ne çok şey öğrendik ‘’Okul Radyosu’’ programından. Hem de eğlenerek. Okulda bir türlü anlayamadığımız matematik problemleri, hayattan örneklerle birden bire çözülüverirdi kafamızda.

Dünya ile bütün bağımı keser; gizli bahçelerdeki sırları, şatolarda yalnız yaşayan yaşlı amcaları, deniz kenarına, köye tatile giden, orada türlü maceralar yaşayan benim gibi çocukları hayal ederdim.

Bir de iğde meselesi var. Hiç unutmam bir gün radyoda çocuklar köydeki iğde ağaçlarına güle eğlene çıkıp iğde yediler. Ben hiç iğde yememiştim, tutturdum iğde diye. Ertesi gün babam koca bir paket iğdeyle gelmişti eve. Ağzım burulsa da bayıla bayıla yemiştim iğdeleri. Çünkü radyo bana iğdenin çok güzel bir şey olduğunu hayal ettirmişti.

 

Cumartesileri ‘’Çocuk Saati’’ günüydü; o heyecanlı hikâyeleri neredeyse radyonun içine girerek dinlerdim. Dünya ile bütün bağımı keser; gizli bahçelerdeki sırları, şatolarda yalnız yaşayan yaşlı amcaları, deniz kenarına, köye tatile giden, orda türlü maceralar yaşayan benim gibi çocukları hayal ederdim. Dinlediğim her şey için kurduğum bir dünya vardı ve ben o hikâyelerin başkahramanıydım. Beni sinemaya götürmek için gelen kuzenimi kapıda bekletir piyesin sonunu öğrenmeden çıkamazdım. Bu hikâyelerde yağmur yağar, şimşek çakar, mis kokulu çimenlerde yürünür, gıcırtılı şato kapıları açılıp kapanır, güzel ziyafet sofralarında yemekler yenir, çekmeceler çekilir, bahçelerde koşulur, kapılar çalınır, heyecan veren efektlerle atmosfer yaratılırdı. Orada, o ahşap radyonun içinde başka bir dünya vardı. Benim hayal etmemi, gelişmemi, düşünmemi, öğrenmemi, anlamamı sağlayan bir dünya.

 

Ben radyoyla büyüdüm, hep hayal kurdum. Seçimimi çok küçükken yapmışım meğer. Bütün yollar o büyülü dünyanın attığı temellerle oyunculuğa çıktı. Artık bir oyuncuyum. Sahne üzerinde başka dünyalara gidiyorum her gün. Bazen bir prenses, bazen bir cüce, bazen isyankâr bir ergen, bazen bir demir yolcunun karısı, bazen savaş mağduru genç bir anne, bazen köyün delisi… Hepsinin bir hikâyesi var ama karakterler benim. Onları ben hayal edip çıkarıyorum. Bir başkası oynasa onun olurdu. Onun malzemesiyle, onun hayal gücüyle…

 

Ah güzel ahşap radyom, sen olmasaydın hayal etmeyi öğrenemezdim.

 

Annemin mutfakta gün boyu çalan radyosundan Türk sanat müziğinin, klasik müziğin, caz müziğinin, halk müziğinin en değerli örneklerini kulaklarıma doldurmuşum meğer. Farkında olmadan hepsini kaydetmişim. Bunu zaman içinde anladım. Türk sanat müziğini hiç bilmem sanırdım, bir oyunda şarkı söylemem gerekti baktım ki ezbere biliyorum.

 

Konservatuvarda öğrenciyken rahmetli öğretmenimiz Ejder Akışık diksiyon dersinde bir gün bizi radyoya götüreceğini söyledi. Bir kaç kişi ‘’Çocuk Bahçesi’’ programı için seçilmişti, ben de aralarındaydım. Ne kadar heyecanlandığımı anlatamam. O günü sabırsızlıkla bekledim. Çocukluğumun büyülü dünyasının kapısı aralanmıştı. Acaba hayal ettiğim kadar büyülü müydü?

 

Ve ‘’Ankara Radyo Evi’’… İçeri girince önce kokladım. Eski, yaşanmışlık kokusu, sesler, ahşap, pirinç ve mozaikler…Stüdyo…Ama…Şaşkınlık…Burası bir stüdyo, gerçek bir stüdyo. Büyük, yüksek… Dizlerim titriyor. Ortada yukardan sarkan bir mikrofon, tahta kapılar, ayaklı bir mikrofon daha, sarkan bir mikrofonun altında bir masa, üstünde daktilo, telefon, sürahi, çay bardağı, çatal, bıçak, tabak, çay kaşığı, duvarda çeşitli sesler çıkaran kapı zilleri, ahşap birkaç basamak, tahta bir yürüme bandı, çakıl taşları, kaset bantlarıyla dolu bir leğen…Yağmur, fırtına, şimşekler, şato, bahçe!!! Neredeler? Bütün atmosfer bu materyallerle yaratılıyormuş meğer. Biraz hayal kırıklığı… Ama yine de kalbim boğazımda çarpıyor. Kenara dizilmiş sandalyeler, masanın üzerinde tekst denilen oyun metinleri, üstünde adım yazılı. Ve diğer tekstler, üzerlerinde sesini çocukluğumdan tanıdığım ağabeylerin ablaların isimleri (Rüştü Asyalı, Sema Aybars). Kalbim ağzımda atıyor. Boğazımı temizliyorum, nefes alıyorum sık sık. Acaba sesim çıkar mı? Önce titriyor biraz, konuştukça rahatlıyorum…

 

Radyodan sesinizle birilerine mutluluk vermek, yeni dünyalar hayal etmelerine aracı olmak, belki biraz umut, ışık olmak… O an kendimi ne kadar önemli hissettiğimi anlatamam. İyi ki böyle bir dünyam olmuş.

 

 

Evet sesim çıktı, hatta sesim hayatımın en unutamadığım anılarından birini yaşattı bana. Ankara Radyosunda rahmetli Ergin Orbey’in yönetmenliğinde her gün yayınlanan hayata dair eğitici ve esprili skeçlerden oluşan bir program yapıyoruz. Bu yayın bütün Türkiye’ye ulaşıyor; bu arada Devlet Tiyatrosunda da ‘’Tütüncü Dükkânı’’ diye bir oyun oynuyoruz. Eskişehir’e turneye gittik, oyunumuzu oynadık. Çıkışta görevlilerimizden biri misafirlerim olduğunu, beni görmek istediklerini söyledi. Çok şaşırdım çünkü Eskişehir’de tanıdığım hiç kimse yoktu. Çıktığımda görme engelli bir grup beni bekliyordu. Meğer her gün bizim programımızı dinliyorlarmış ve sesimi tanıyıp tanışmak istemişler. Hepsiyle tokalaştık, bana dokundular ben de onlara. Varlıklarımızın gerçekliğini hissettik. Ama asıl tanışıklığımız sihirli radyo dünyasındandı. İşte benim en değerli anılarımdan biridir bu.

 

Radyodan sesinizle birilerine mutluluk vermek, yeni dünyalar hayal etmelerine aracı olmak, belki biraz umut, ışık olmak… O an kendimi ne kadar önemli hissettiğimi anlatamam. İyi ki böyle bir dünyam olmuş.

 

Sesimin yettiği kadar bu işi yaptım ve yapacağım. Hem de radyoyu hep çok severek, sevgiyle ve saygıyla… Bütün ustalarıma saygıyla…