Dr. Öğretim Üyesi İbrahim E. Bilici

Dr. Öğretim Üyesi İbrahim E. Bilici

Dr. Öğretim Üyesi İbrahim E. Bilici

Geleneksel Radyodan Dijital Radyoya: Dinleme Alışkanlığında Dönüşüm

Radyonun her birimizin zihninde ayrı bir yeri, iz bırakmış hatıraları vardır.

Çocukluğumda 80’li yılların başında radyo, benim için Arkası Yarın demekti. İlkokula gittiğimiz günlerde kış saati uygulandığından okul çıkışı “Arkası Yarın”a yetişip dinleyebilmek için aceleyle eve giderdik. Radyonun başında toplanır, önceki akşam en heyecanlı yerinde kaldığımız piyesin bu bölümünde ne olacağını merakla beklerdik.

Oyuncular ve teknik ekip anons edilirken, o kapı gıcırtılarından gök gürültülerine bin bir çeşit ses çıkartan ve bizi iliklerimize kadar piyesin içine çeken bir kahraman vardı, yalnızca adını duyduğumuz: Efektör Korkmaz Çakar. Yüzünü görmediğimiz, sadece sesini duyup sanki çok yakın bir dost gibi tanıyıp benimsediğimiz oyuncular ve teknik ekip, her gün evimizin ve düşünce dünyamızın başmisafiri olurdu. Radyodan duyduğumuz mekânları, olayları zihnimizde canlandırırdık. Radyo, hayâl dünyamızı zenginleştirirdi. Zarif bir misafir gibi günlük hayatımızın bir kenarına sessizce ilişir, yüreğimize, hayâllerimize seslenirdi…

Radyo her yaş grubuna özel olarak seslenirdi.

Radyoda yediden yetmişe herkes için bir lezzet vardı. Genç kızlar için radyo tiyatrosu, yetişkinler için ajans (haberler) ve naklen maç yayını, estetik kaygılara göre sanat musikisi, her kesime halk müziği, çocuklar için çocuk şarkıları vardı. TRT Çocuk Korosu cıvıl cıvıl çocuk şarkıları söylerdi. Çocuk olarak çocuk şarkıları dinlemek ayrı bir güzellikti…

Radyo her yerde hayatın bir parçasıydı.

Üzerindeki el emeği göz nuru danteliyle evde, alet edevat arasında iş yerlerinde, her yerde radyonun samimi sesi insanı karşılar, yeni girilen mekânda radyo, yabancı hissetmeyi, soğuk havayı alır götürürdü. Saatler bile radyoya göre ayarlanırdı. Radyoda saat anonsu beklenir herkes kurmalı, köstekli saatini çıkarır büyük bir ciddiyetle kaşlarını çatarak, arada bir radyoya bakarak anonsa göre saatini ayarlardı. Eskiden terzi ve berber dükkânlarının başköşesinde, köy kahvelerinde ve fırınlarda duvarda yüksekçe bir yerde eli böğründe1lerde kocaman radyolar olurdu. Esnaf sabahtan akşama kadar hem işini yapar, hem de bir yandan radyo dinlerdi. Sevdiği şarkı veya haberler çıktığında radyonun sesini açar, ezan okunurken radyoyu kapatır, çok sevdiği bir şarkı, taksim çıkınca komşusunu da çağırır birlikte dinlerler, naklen maç yayınında radyonun sesi iyice açılır, kalfa, çırak, gelen geçen dinler, gol sevinci hep birlikte yaşanırdı. Yani radyo evde, işte, büroda, resmi dairede her zaman her yerde günlük hayatının ahenkli bir parçası, insanın sadık bir dostuydu.

Radyo işimizi aksatmaz, zihnimizi işgal etmez, iç dünyamızı zenginleştirirdi.

Radyoda sanat müziğinden halk müziğine çeşit çeşit şarkılar, türküler yayınlanır, insanların estetik ve sanat zevkleri, dinleme zevkleri ‘duyulur’ hale gelirdi. Lambalı radyo diye hatırlanan, koskocaman kabiniyle vakum tüplü radyodan ud taksimi dinlenirdi. Sözel kültür güçlüydü, insanlar daha konuşkan ve espriliydi. Şimdi ise görsel kültür insanları kuşatıp suskunluğa itti. İş yerlerine önce televizyon girdi ardından da bilgisayar. Televizyonla birlikte esnaf, bir müşteriye bir de televizyona bakıyordu. Daha sonra bilgisayar iş yerlerinde işe müdahil oldu, daha merkezi bir konuma geldi ve fiziksel mesafe olarak da iyice yaklaştı, içli dışlı oldu, insanların işiyle birlikte özel hayatını da kuşatmaya, paylaşmaya, yerleşmeye başladı. Ne de olsa “kişisel” bilgisayardı… Esnaf, müşteriyle ilgilenmekle birlikte bilgisayarla da ilgilenmeye başladı, bir sonraki kuşak ise cebinde taşıdığı mini bilgisayar olan akıllı telefonun ekranından gözünü alamadı. Artık her fırsatta akıllı telefonunu açıp sanki hayattın sırrını, mutluluk iksirini arıyordu… İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde olmadığı kadar hızlı değişim ve dönüşüm yirmi birinci yüzyılın başında yaşandı, iletişim teknolojileri insanların medya alışkanlıklarını baştan aşağı değiştirdi.

Radyodan hem bilgilenir, hem de estetik ve sanat zevkimizi geliştirirdik.

Radyoda sanat ve estetik vardı. Müzikte makam vardı. Sözler derin anlamlarla yüklüydü, edebi sanatın inceliklerini gösterirdi. Dinlediği şarkıyı içselleştiren insanlar şarkı söylemeyi, mırıldanmayı severdi. Bugün makamın ve sözün yerine ritim geçti. Hızlı ritim ve gürültü arasında şarkıcının ne söylediği anlaşılamıyor. Müzik artık dürtülere sesleniyor, ruha değil maalesef. O yüzden kaybolmaya yüz tutmuş kültürel değerlerimizi nasıl korumak zorunda hissediyorsak, eski müziğimizi de adeta öylesine bir koruma, duyurma, tanıtma ihtiyacı içine giriyor; çocuklarıma, öğrencilerime duyurmaya, hissettirmeye çalışıyorum.

Sesten görüntüye geçince hayâl dünyamız daraldı, dijital teknolojiler düşüncemizi yüzeyselleştirdi. Geçmişten geleceğe zihnimizde yankılanan radyonun hoş nağmeleri kaldı…

Televizyon gelince hayâl dünyamızı daralttı. Çünkü ışığı, kostümü, dekoru, dijital efekt, animasyon ve kurgusuyla oldukça sahici görünen içerik, hem kulağımıza seslendi hem de gözümüze. Gördük, inandık, etkilendik; sihirli kutudan gözümüz kamaştı, büyülendik ve gözümüzü alamadık. Resim tastamamdı, bizim hayâl dünyamızda tamamlamamız gereken hemen hiçbir detay kalmamıştı. Bunu daha tam kabullenememişken, yanımızda taşıyıp çok daha yakından baktığımız akıllı telefonlarımız oldu, mazeretimiz de bulundu: “İmaj çağında yaşıyoruz. Bir saatlik filmi dururken, artık kim okuyacak beş yüz sayfa romanı?”

Bugün çok kısa ve yoğun hazırlanmış içeriğe seyirci kalıp üzerinde en fazla birkaç saniye düşünüyor, hiç hayâl dünyamıza taşımıyoruz. Bu da hayâl dünyamızın kısırlaşmasına, düşünüşümüzün yüzeyselleşmesine, insani ilişkilerimizin sıradanlaşmasına neden oluyor maalesef!

Teknoloji radyoyu kenara itebilir ama radyo dinleme zevkine ermiş insanlar için radyonun yeri başkadır.

Şöyle bir geriye dönüp bakınca kısa sürede ne çok değişim ve gelişim yaşamışız, şaşırıyoruz. 90’larda FM radyo istasyonları kimi zaman özgün bir kaliteyle ama genellikle koskoca bir curcunayla karşımıza çıktı. Radyo meraklıları, tamircileri radyocu oldu eline mikrofon alan rastgele konuştu, kendince ahkâm kesti, dalga geçti, arabesk çaldı, geriye entelektüel bir birikim ve miras kalmadı.

Elektronik teknolojilerin ilerleyişi karşımıza walkman’i çıkardı. 2000’li yıllardan itibaren mp3 oynatıcılar sonra da podcastlar arz-ı endam etmeye başladı. Artık kablo ile sabit radyoya bağlı kalmak şöyle dursun, radyolar insanların üzerinde taşınır hale geldi.

TRT ekolünün radyodaki sanat ve estetik kaygıları, temiz Türkçesi, saygılı, seviyeli tavırlarındaki zarafet, dijital medyayla birlikte küresel popüler kültür banalliğine kurban verildi. Yeni kuşaklarda büyük bir kopuş başladı. Popüler kültürün dayattığı medya teknolojileriyle gençler, radyo dünyasından çok uzaklaştılar. Sesten görsele kayan ilgiyle, sabit televizyonun yerini de akıllı telefon başta olmak üzere mobil dijital teknolojiler almaya başladı. Dijital medya, insanlık tarihinde hiç olmadığı kadar yoğun bir şekilde gençlerin zihin dünyasını işgal etmeye başladı.

Z Kuşağı gençleri radyodan mahrum kaldılar ama biz radyomuzlayız.

2000’li yıllardan sonra doğanlara Z Kuşağı deniyor. Z’ler teknolojinin içine doğmuştur, evinde birden fazla televizyon, bilgisayar bulunur, beşikten itibaren hayatı dijital medya teknolojileriyle iç içedir. Çocuk onların elinde yetişir. Radyo kültürünü alamamış olan Z’lerin ninnisini ise şimdi artık akıllı telefon söylüyor.

Vakum tüplü radyodan, İnternet üzerinden yapılan dijital yayına radyonun yeri konumu ve anlamı çok değişti. Genç kuşaklar maalesef radyo dinleme zevkini tanıyamadılar. Bir dönem yabancı müzik furyasına katıldık ama ben dijital ortamda da olsa, o kadim müzik zevkimizden, radyoda spikerin konuşma nezaketinden kopmadım, İnternet üzerinden TRT Nağme dinliyorum. Radyo ister koskoca ahşap kutunun içinde, isterse de bir bilgisayarın dijital âleminde yer alsın benim için anlam ve değerini hiçbir zaman yitirmiyor.

Radyo gelecek kuşaklara aktarılması gereken bir kültürel zenginliğimizdir.

Radyo tiyatrosundan, güzel konuşmalara, müzik kültürümüzden, haber ve spor dinleme alışkanlıklarımıza kadar geçmişteki güzellikleri geleceğe, gelecek kuşaklarımıza tattırmalı, geleceğe taşımalıyız. Bu, geleceğimizin teminatı olan çocuklarımıza karşı bir sorumluluğumuzdur.